25 Ağu 2026 11:37

İsrail, Türkiye’yi uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak kodlamaya başladı

İsrail, Türkiye’yi uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak kodlamaya başladı

Mehr Haber Ajansı'na konuşan Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi terör ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, "İsrail, Türkiye’yi uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak kodlamaya başladı"dedi.

Mehr Haber Ajansı: İsrail ordusunun İdlib’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü hedef alması, Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik uçurumu askeri bir restleşmeye dönüştürdü. İsrail’in, Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını kendi güvenliğine “açık tehdit” ilan ederek operasyonu gerekçelendirmesi, Ankara’da çok sert bir diplomatik tepkiyle karşılandı.

Tel Aviv’in Ankara’yı hedef tahtasına oturtan bu yeni güvenlik doktrini, iki bölgesel aktörü geri dönülmez bir çatışma rotasına mı sokuyor?

İşte bu konu hakkında Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi terör ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar ile bir röprotaj gerçekleştirdik:

1. İran’a yönelik savaşın ardından İsrailli yetkililerin Türkiye’ye yönelik tehditleri ve İsrail medyasının Türkiye’yi “varoluşsal tehdit” olarak göstermesi, Türkiye ile bir çatışmaya hazırlık yapıldığının göstergesi mi?

Bence burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İsrail’in Türkiye’yi artık yalnızca bölgesel bir rakip olarak değil, uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak kodlamaya başlaması önemli bir gelişmedir. Fakat bu “İsrail Türkiye ile savaşa hazırlanıyor” demek değil. Savaş istediğini de öngörmüyorum. Ama savaş kartı üzerinden kazanım üretmek peşinde olabilir.

“İsrail, Türkiye ile olası bir çatışmanın stratejik zeminini hazırlıyor” demekte bir bakış açım. Ama uzak sınırda.

Savaş sadece tankla, uçakla başlamaz. Önce tehdit algıları üretilir, kırmızı çizgiler ilan edilir, kamuoyu hazırlanır, rakibin meşruiyeti aşındırılır ve olası çatışmanın gerekçeleri oluşturulur.

İsrail tarafında Türkiye’ye ilişkin söylemin sertleşmesi bu nedenle önemlidir. Ama bu savaş olacak anlamına da gelmez. Başka jeopolitik amaçlar güdebilir.

Suriye’de iki ülkenin askeri faaliyet alanlarının birbirine yaklaşması, İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki başta hava hakimiyeti olmak üzere nüfuzunu sınırlamak istemesi ve Ankara’nın Şam’ın yeniden yapılandırılmasındaki rolü, meselenin artık yalnızca söylemsel olmaktan çıktığını gösteriyor.

Dikkat çekmek istediğim önemli bir nokta da şu: İsrail’le Türkiye’yle savaşa girmesi başka şeydir, İsrail’in Türkiye’yi stratejik tehdit olarak görmesi başka şey. İkincisinin şu an gündemlerinde olduğunu düşünüyorum.

Tam bu noktada Türkiye’nin stratejik aklı devreye giriyor. İsrail’in oluşturduğu çatışma zeminine sürüklenmeden; Türkiye’ye karşı oluşturduğu stratejik baskı alanlarını tek tek yöneterek ve gerektiğinde karşı maliyet üreterek süreci yönlendiriyor.

Çünkü Türkiye’nin gücü sadece askeri gücünde değil; jeopolitik konumunda, NATO üyeliğinde, Suriye’deki etkisinde, Libya’daki varlığında, Doğu Akdeniz’deki pozisyonunda, savunma sanayiinde ve giderek genişleyen bölgesel ilişkiler ağındadır.

2. İsrail’in Suriye’de Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur’a düzenlediği saldırının mesajı nedir? Türkiye askeri veya diplomatik karşılık verir mi?

Ebu Zuhur saldırısını sıradan bir hava saldırısı olarak görmüyorum. Bu konu karasal bir konu da değil. Bence hava hakimiyetiyle ilgili bir konu.

“Suriye’de Türkiye’nin radar ve hava savunma kabiliyetleri başta askeri kapasitesinin İsrail’in Suriye hava sahasındaki serbestisini engellemesine izin veremem.”

Yani bence hedef sadece bir hava üssü değil. Hedef; Suriye’nin hava kapasitesinin yeniden oluşturulması, Türkiye’nin Suriye’deki askeri etkisinin derinleşmesi ve Şam-Ankara arasındaki güvenlik mimarisinin İsrail’in istemediği bir istikamete gitmesidir.

Bu saldırı son derece tahrik edici bir menzil, derinlik mesajı da barındırıyor olabilir.

Fakat illa ki buna füze veya uçak ile cevap vermek zorunda değil. Hatta bunun ilk cevap olarak tercih edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin önünde çok daha geniş bir stratejik araç seti var: Diplomasi, ABD ile mekanizmalar, NATO, Suriye’deki askeri varlık, hava savunma ve elektronik harp kapasitesi, stratejik sabır, istihbarat, ekonomik araçlar ve gerektiğinde sahadaki dengeyi değiştirecek askeri tedbirler ve diğer askeri olmayan kozlar. Türkiye’nin askeri olmayan kozları sanıldığından çok daha güçlüdür.

Türkiye’nin askeri karşılık vermemesi zayıflık değildir. Bazen en güçlü askeri cevap, karşı tarafın istediği zamanda ve istediği yerde savaşmamaktır.

Ben Türkiye’nin ilk aşamada diplomatik ve stratejik karşılığa öncelik verdiğini görüyorum. Ama bu, Türkiye’nin askeri seçenekleri masadan kaldırdığı anlamına gelmez. Tam tersine, askeri seçenek masada olduğu için diplomatik seçenek daha güçlüdür.

3. Hürriyet’in “İsrail Türkiye’yi sınırlı çatışmaya sürükleyerek ABD Kongresi üzerinden F-35’leri engellemeye çalışıyor” analizini fazla iyimser veya safça mı buluyorsunuz?

Ben buna “safça” demezdim ama eksik ve fazla dar bir perspektif olduğunu düşünürdüm.

İsrail’in Türkiye’nin F-35 programına dönüşüne karşı çıktığı gizli bir şey değil. Ama başka şeyler de söylüyorlar. “Türkiye F-35 alabilir, ama Türk F-35’leri İsrail F-35I “Adir”lerden daha düşük kabiliyette olmalıdır” dediklerini de duyuyorum. İşin içinde kaynak kodlarına erişim, strartejik özerk uçuş gibi son derece önemli konular da var.

Dolayısıyla F-35 meselesi gerçek bir cephedir.

Fakat meseleyi sadece “İsrail Türkiye’yi küçük bir savaşa sokacak, sonra Kongre F-35’i engelleyecek” şeklinde okumak bence stratejik resmi küçültür.

Çünkü mesele F-35’ten çok daha büyük. Mesele Türkiye’nin bölgesel güç kapasitesidir. F-35 bunun sadece bir parçasıdır.

Türkiye operasyon özerkliğine sahip, kaynak kodu erişimli F-35 alırsa ne olur? İşte o zaman Türkiye’nin hava gücü kapasitesi değişir. Yani mesele sadece kaporta, görüntü meselesi değildir.

Stratejik özerk F-35’i, Eurofighterler ve KAAN’ın gelişimiyle birlikte düşünürseniz ortaya çok daha önemli bir şey çıkar. Türkiye yalnızca uçak satın alan bir ülke değil, kendi hava gücü ekosistemini kuran bir ülkeye dönüşür. İsrail’in asıl rahatsızlığı bu olabilir.

Yani ben Ebu Zuhur meselesini F-35’e indirgemem. Zaten sorun yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi başka yerde. Ben F-35 meselesini Ebu Zuhur’un da içinde bulunduğu daha geniş bölgesel stratejik egemenlik, nitelikli üstünlük, Türkiye’yi çevreleme ve kapasitesini sınırlama mücadelesinin bir parçası olarak görürüm.

4. Doğu Akdeniz keskin bir rekabet sahasına mı dönüşüyor?

Kesinlikle. Fakat Doğu Akdeniz’deki rekabeti sadece “Türkiye-İsrail rekabeti” şeklinde okumak da eksik olur. Burada çok daha büyük bir jeopolitik ağ oluşuyor.

Türkiye-Libya hattı bir tarafta.

Yunanistan-GKRY-İsrail hattı diğer tarafta.

Mısır’ın pozisyonu ayrıca önemli.

Enerji, deniz yetki alanları, limanlar, denizaltı kabiliyetleri, hava üsleri, enerji koridorları ve Doğu Akdeniz’in Ortadoğu ile Avrupa arasındaki bağlantısı bu rekabetin parçaları.

Türkiye Doğu Akdeniz’de yalnızca savunma yapmıyor; jeopolitik alanını da genişletme çabasında. İsrail de aynı şeyi yapıyor. Dolayısıyla Doğu Akdeniz giderek bir stratejik satranç tahtasına dönüşüyor.

Burada en kritik mesele bence şu: Türkiye ile İsrail doğrudan karşı karşıya kalmasa bile, iki ülkenin çıkarları Suriye’den Doğu Akdeniz’e, enerji koridorlarından Libya’ya kadar farklı sahalarda birbirleriyle kesişebilir.

Bu yüzden Türkiye’nin Libya ile ilişkilerini geliştirmesi, Mısır’la normalleşmesi, Yunanistan’la gerilimi kontrol altında tutması ve Doğu Akdeniz’de deniz gücünü koruması aynı stratejik bütünün parçalarıdır.

5. Türkiye’nin Mekke Anlaşması’nı imzalamasındaki temel motivasyonlardan biri İsrail’in bölgedeki tehditlerini etkisiz hale getirmek miydi?

Bence Mekke’yi doğrudan “İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak” diye tarif etmek doğru olmaz.

Ama İsrail faktörünü de denklemden çıkarmakta olmaz.

Ben bu anlaşmayı daha geniş bir kavramla açıklıyorum: Bölgesel caydırıcılık mimarisi.

İran var, İsrail var, diğer bazı devletler, devlet dışı aktörler, terör örgütleri var. ABD’nin bölgedeki güvenlik mimarisinin geleceğine ilişkin belirsizlikler var. Körfez ülkelerinin kendi güvenliklerini çeşitlendirme ihtiyacı var. Ülkelerin bölgesel ağırlıklarını artırma arzusu var.

Türkiye’nin askeri gücü, aklı, tecrübesi ve savunma sanayi, Pakistan’ın askeri kapasitesi ve nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın enerji ve mali gücü, ve hepsinden önemlisi her üçünün de son derece önemli demogragik güçleri ve jeopolitik konumlanmaları var. Bütün bunlar aynı denklemde birleşiyor.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın İsrail’i de hesaba katan bir stratejik arka planı olduğunu düşünüyorum.

Ama burada dikkatli olalım ve önemli bir ayrım yapalım: Mekke Anlaşması “İsrail’e de İran’a da, bir başka ülkeye ve gücü de savaş ilanı” değildir. Bence çok daha akıllıca bir şeydir: “Bölgedeki ya da küredeki herhangi bir aktörün, bölge ülkelerini tek tek hedef alarak sonuç üretmesini zorlaştırmak.”

Bu nedenle anlaşmayı bir “saldırı ittifakı”ndan ziyade caydırıcılık ittifakı olarak okumak daha doğru.

Ve Türkiye açısından bunun anlamı çok daha büyük.

Türkiye artık sadece kendi sınırlarını savunan bir ülke değil; Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Körfez ve Güney Asya arasında bağlantılar kurabilen bir stratejik merkez olma arayışında. Mekke Anlaşması da bu arayışın önemli halkalarından biri.

News ID 1938118

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha